Hata Nedir, Nasıl Yapılmaz?

(Bu metin, 12 Kasım 2014 tarihinde Antalya’da yapılan 35inci Ulusal Radyoloji Kongresindeki sunum temel alınarak hazırlanmıştır).

Hata, profesyonellerin yaşamında olduğu kadar sıradan insanların yaşamının da önemli bir parçasıdır. Başlığı “Nasıl Hata Yapılmaz” olan bir sunuma hiç ilgi duymayacak çok az kişi olsa gerek. Hepimiz hata yapıyoruz çünkü. Hem de sık sık!

Gündemimizden hiç eksilmiyor olmasına karşın, “hata” dendiğinde farklı şeyler anladığımızı düşünüyorum. İşte örnekler:

– Hatalı yapılan apartman 4.5 büyüklüğünde depremde yıkıldı, 20 kişi öldü.

– Hatalı sollama nedeniyle gerçekleşen kazada…

– Uçağın pilotaj hatası nedeniyle düştüğü anlaşıldı.

Bunlarda “hata” sözcüğünün gerçekten yerinde kullanıldığına emin misiniz? “Nasıl hata yapılmaz?” sorusunun yanıtını aramadan önce, neyin hata olduğu konusunda anlaşmak gerek. En azından, hatanın sözlük anlamı konusunda…

Önce, şu sorulara nasıl yanıt vermeyi düşündüğünüze bir bakalım :

1 – Yemeği ateşte unuttum. Dibi tuttu. Hata mı?

2 – Tanımadığım bir akrabamdan 5000 lira miras kalmış! Tümünü bağışlamayı düşünüyorum. Hata mı olur?

3 – Dün kırmızı ışıkta geçtim. Polis durdurup ceza yazdı. Kırmızıda geçmekle hata mı yaptım?

4 – Çocuğum yurt dışına gitsin ve hayatını orada sürdürsün istiyorum. Hata mı olur?

5 – Geçenlerde, bir tanıdığım, ailesinin istemediği / onaylamadığı biriyle evlendi. Hata mı yaptı?

6 – Titanik’in kaptanı, buzdağları ile ilgili uyarıları ciddiye almadı. Hata mıydı?

Bu soruların tümüne herkesin sizin gibi yanıt veriyor olacağını düşünür müsünüz? Hiç sanmıyorum.

Daha basit bir soru, tanıma yaklaşırken işleri kolaylaştırabilir:

4 x 25 =125 diyorum. Hata mı yaptım?

Bu sorularla nereye varmaya çalıştığımı alıntıladığım tanım gösterecek:

Hata: Bilmeden, istemeden yapılan yanlışlık, yanılgı…. (Güncel Türkçe Sözlük, www.tdk.gov.tr)

Sorun şu : Yanlış, yanılgı, dikkatsizlik, umursamazlık, unutkanlık, bilgisizlik, kasıt gibi pek çok sözcüğün yerine üzerinde pek durmadan “hata” deyip geçiyoruz. Bazen bunu nezaket gereği yapıyoruz. Oysa, sıradan bir erişkin “4 x 25 = 105” demişse, bu hata değil, “yanlış”tır. Hafif bir sallantıda koca bina yıkılmışsa, binayı yapanlar “hatalı” değil, bilgisiz, sorumsuz, paragöz olabilirler. Yaptıkları da her bakımdan “yanlış”tır.

Örnek Hatalar

1) Maginot Hattı

1930’larda, gittikçe güçlenen ve niyeti bozuk görünen Almanyanın bir gün kendilerini işgal etmek isteyeceğini düşünen Fransızlar, General Maginot’un aklına uyarak, Almanya sınırı boyunca olağanüstü güçlü bir savunma hattı oluşturur. Yer altında yollar, yatakhane, yemekhane, cephanelik gibi yapılar, kısmen yer üstünde ise kalın beton duvarlı top yuvaları gibi binlerce tesis yapılır. Bunun için büyük paralar harcanır. Ancak, savaş gelip çattığında, Almanlar bu hat ile hiç uğraşmaksızın daha Kuzeydeki Belçika üzerinden gelip kısa süre içinde Fransayı işgal eder! Bu, çoğu kişinin gözünde tarihteki en büyük, en pahalı hatalarından biridir.

Ancak, tartışma bitmiş değildir! Aynı dönemde diğer ülkeler tarafından (İtalya ve Almanya dahil) benzer amaçla yapılan benzer hatlar savaşta düşman geçişine izin vermemiş, işe yaramıştır. Bu gün bile Maginot Hattı’nın bir hata olduğu düşüncesine karşı çıkılabilmektedir. Sizce hata mıydı?

2) Penaltı pozisyonu

Futbol maçı. Son dakika. Beyaz takım, maç böyle biterse kupayı kazanıyor; kırmızı takım ise, gol atarsa. Kırmızı takım hücumda. Ceza sahasının içinde bu forvet oyuncusu ile karşı karşıya olan beyaz savunma oyuncusu o anda şöyle düşünüyor : “Beni geçerse bu golü atar. Faulle durdurursam penaltı olur. Penaltı gol olmayabilir”. Bu akıl yürütmeyle, beyaz oyuncu kırmızı forveti “indirirse” hata mı yapmış olur?

Biraz daha yakından bakalım. Penaltı gol olabilir. Oysa, oyun devam etseydi gol olmayabilirdi… O zaman, penaltıya neden olmak hata!

Beyaz oyuncu penaltıya neden olmaktan vazgeçerse, kırmızı forvet golü atıp takımına kupayı kazandırabilir. Bu kez de penaltıya neden olmamak hata!

Beyaz oyuncu penaltıya neden olmaktan vazgeçmesine karşın, kırmızı oyuncu gol atamayabilir. O zaman, penaltıya neden olmak hata olabilir…

Bunu daha da uzatabiliriz. Herkesin oynayanlardan daha iyi bildiği futbolda, tartışmanın hiç bitmemesinin bir nedeni olmalı!

Doğrusu, maçın nasıl bittiğini bilmiyorsak, beyaz oyuncunun hangi davranışının hata olacağı konusunda anlaşmak olanaksız. Maçın sonucunu bilmek bile hata konusunda anlaşacağımızı garanti etmez.

Sanırım çok önemli bir şey fark etmiş bulunuyoruz : Neyin hata olduğu konusunda fikir birliği içinde değiliz. Pek çok başka konudaki sorulara hep birlikte aynı yanıtı verebildiğimiz düşünüldüğünde, bu durumun bir anlamı olmalı. Örnek olarak, “Türkiye’nin başkenti Ankara mıdır?” diye sorsaydım, hep birlikte “evet” diyecektik. “İnsan vücudunun yaklaşık % 70’i su mudur?” desem, yanıt gene aynı olacaktı. Bu konularda, hepimizin aynı düşündüğümüz, hepimizde aynı bilginin bulunduğu anlaşılıyor. Hata konusu neden böyle değil?

Hata konusundaki anlaşmazlıkların kaynağı ne olabilir? Hata, gerçekliğin bir parçası değil mi? Hayvanlar hata yapabilir mi?

Böyle soruların yanıtlarına ulaşmadan önce, hata dediğimiz durumların birtakım ortak özelliklerini bilmeliyiz.

Hataların Özellikleri

1 – Hata, “a posteriori”dir. Gerçekleştikten, başa geldikten sonra anlaşılır.

2 – Hata yargısı, bir kanaati, inancı, duyguyu belirtir; bir bilimsel gerçeği değil.

3 – Hata, çoğu kez “başkasının”dır! (Psikiyatrist ile görüşürken veya rakı sofrasındayken kendi hatalarımızdan da söz edebiliriz; o ayrı!).

Böyle olunca, başlangıçtaki sorulardan “gelecek” ile ilgili olanların tümü geçersiz oluyor. Çünkü, henüz gerçekleşmemiş bir olayın hata olup olmayacağı bilinemez (madde 1). İnanılması güç ama, “yarın işe gitmesem hata mı olur?” sorusunun evet diye yanıtlanması, teknik olarak yanlıştır. (Bu, işe gitmemenizin doğru olduğunu da garanti etmez!).

Hata konusundaki yargılarımıza bir yandan çok güveniyor olmamıza karşın, yakından bakınca, neyin hata olduğu, neyin olmadığını değerlendirmenin zorluğu görülüyor. Gündelik yaşamı sürdürürken, her türlü “bilgi”, işlerimizi kolaylaştırıyor, karar verirken kendimizi güvende hissetmemizi sağlıyor. Bilginin hatayı tanımlamada dışlanıyor gibi olması (madde 2) kabullenilmesi zor bir durum.

Hatalar, “iş” ile ilgili olduğunda sonuçları canımızı acıtabilir. Suçlanma, yargılanma, cezalandırılma olasılıkları kapıdadır. Özel yaşamımızdaki hatalar da, aşağılanma, dışarıda bırakılma gibi istenmeyen durumlarla karşı karşıya getirir bizi. “Ben olsam böyle yapmazdım” sözünü duymak, hoşumuza gitmez. Kendi hatalarımızdan söz ederken (madde 3), “keşke” sözcüğünü kullanırız, işe pişmanlık karışır.

Gene de hatalardan söz etmeye, daha doğrusu başkalarının hatalarından söz etmeye, çok düşkünüzdür. Çünkü, bu dedikodunun en has halidir ve – böyle olduğunu kabul etmeyenler için bile – başkalarının hatalarından söz etmek çok zevkli olabilir.

Hata – Bilgi İlişkisi

Peki, hata yargımızın dayandığı bilgi, nasıl bir bilgi? Deneyimden, görüş farklılıklarından bağımsız, aklıbaşında herkesin sorgusuz sualsiz kabul ettiği bilgiler ” a priori” olarak adlandırılıyor. Bunlar bir anlamda “sağlam bilgi”! “Karenin dört kenarı vardır”, “Türkiye’nin başkenti Ankara’dır”, “elmas tahtadan serttir”, “hiçbir evli erkek bekar değildir” gibi bilgiler böyle. Hata yargısının dayanağı olanlar ise, böyle bilgiler değil.

Deneyime bağımlı olan, doğru mu diye kalkıp bakmak, denemek gereken, söylendiği anda herkes için doğru olmayan, doğrulanması gereken bilgiler “a posteriori bilgi” olarak adlandırılıyor. “Dışarıda yağmur yağıyor”, “bu sabah uçakla geldim”, “yediğiniz pırasaya bir tutam da şeker koydum” gibi ifadeler, bilgi olarak “a posteriori”. Bunlara “inanabilirsiniz”. Ancak, inanmayanlar olabileceğini de aklınız alır.

Henüz gerçekleşmemiş bir eylemle ilgili a posteriori bilgimiz olamayacağına göre, gelecek ile ilgili “hata” yargılarımızın bilgiye dayalı olması olanaksızdır! Gelecek ile ilgili şu anda vereceğimiz bir kararın, yapacağımız bir seçimin hata olup olmadığını ŞU ANDA ASLA BİLEMEYİZ!

Hata konusundaki anlaşmazlıklarımızın, farklılıklarımızın temelinde yatan bir başka etken de “ardışıklık / nedensellik yanılsaması”dır. Bu, kabaca, birbirini izleyen ve yinelenen olayları “bilgi” olarak kaydetmemizden kaynaklanır. İnsanın çevresiyle ilişkisi sürekli bir anlamlandırma etkinliğidir. Onbinlerce yıldır süregelen bu etkinlik, yaşamımızı kolaylaştırır, atacağımız adımların yararımıza olmasına katkıda bulunur. Ancak, günlük yaşamda yinelenen ardışık deneyimlerin “nedensellik” ilişkisi içinde olup olmadıklarını sistemli biçimde sorgulamamız gerekmez. Gerçekte, ne tarih bu biçimde bir çizgisellik sergiler, ne de gelecek. Yarın ne olacağı ile ilgili düşüncelerimiz, “bilgi” değil, tahmindir. Oysa, hayatı anlamlandırırken bunlara – farkında olmadan – “a priori” bilgiler kadar değer veririz!

Kimi olayların bu güne dek düzenli olarak yinelenmiş olması, yarın da aynı şekilde olacaklarını garanti etmez. Aralarında neden-sonuç ilişkisi olduğunu kanıtlamaz. Örnek : Yirmi yıldır hep piyango bileti alan bir adam… Evine ekmek götürecek parası yok. Yarınki çekilişi için bilet alması hata mı olur? Yanıtı size bırakıyorum…

Neden / Nasıl Hata Yapıyoruz?

Hata dediğimiz olayların, sonradan hata olduğunu kabul ettiğimiz seçimlerin, kararların temelinde, “belirsizlik durumunda, eksik bilgilerle karar verme” eylemi yatar. Belki, hata kavramı konusunda akılda tutulması gereken en önemli bilgi budur.

Belirsizliğin iki temel kaynağı vardır :

1 – Bilgi eksikliği veya yanlış bilgi (epistemik belirsizlik).

2 – Rastlantısal (kaçınılmaz, önlenemez, önceden bilinemez, zar atmaktan farklı olmayan, “aleatorik” belirsizlik).

Bilgi, bir yerlerde varsa bile, karar verme anında erişilemez veya bilinemez olabilir. A priori olanlar, anında ulaşılabilir, test edilebilir olanlar dışında.

Mühendislik başta, pek çok alanda “karar verme ortamında belirsizliğin azaltılması, giderilmesi” önemli ve karmaşık bir konudur (tıp dahil). Tıpta da, ideal olan “belirsizliklerin sıfırlandığı koşullarda” karar vermek, iş yapmaktır. (Kırk yaşlarında, genel sağlığı iyi olan, ilk kez meme kanseri ile ilgili tarama yapılacak bir kadında hangi inceleme yöntemlerinin kullanılacağı gibi…).

Ancak, gündelik hayatta, “belirsizliğin azaltılması”nı amaçlayan araçların / yöntemlerin çoğu kullanılamaz durumdadır.

Bilgi eksikliği ile ilişkilendirilebilecek bir örnek : Yanan binanın 3üncü kattaki penceresinden atlamak üzere olan bir kişi gördünüz. Henüz itfaiye yok. Ne zaman geleceğini bilmiyorsunuz.

Çevredekilerle yardıma koştunuz. Penceredeki kişi desteğinize de güvenip atladı, kafası sertçe yere çarptı, belki öldü. Yaptığınız HATA mıydı?

Diyelim ki, öyle yapmayıp itfaiyenin gelmesini beklediniz. On dakika sonra geldi. Pencerede gördüğünüz kişinin dumandan boğulup öldüğünü öğrendiniz. Yaptığınız HATA mıydı?

Rastlantısal belirsizliğe bir örnek : Bölünmemiş bir yolda arabanızla gidiyorsunuz. Karşıdan bir kamyon (belki şöförü uyumuş!) üstünüze doğru geliyor! Sağa mı kırmalısınız sola mı? Hemen karar vermelisiniz !!!

(Neden olabileceği sorunlar bir yana, rastlantısal belirsizlik ve olayların önceden kestirilemez oluşu, “hayatımızı yaşanabilir kılan”, “zevkli kılan” en önemli unsurlardan biri de olabilir. Birazdan ne olacağını, yarın ne ile karşılaşacağını bilememek, mutlaka kötü olmak zorunda mıdır?… )

Son bir olası hata örneği : Karadeniz Sahil yolu. Yağmur… Sevdiğiniz biri telefon ediyor, köyden. Gelip beni al, hastaneye götür diyor. Arabanızla yola çıkıyorsunuz, kenarda “Dikkat Heyelan Tehlikesi” işareti (bilgi!). Tek tük taşlar düşüyor, yuvarlanıyor (bilgi!). Yağmur devam ediyor (bilgi!)… Arabanızla geçerken düşen kayaların altında kalabilirsiniz. Bu, mümkün. Kararınız nedir? Hastaya yardıma gidecek misiniz? Edindiğiniz bilgiler kararınızı ne kadar etkiledi? Yoksa, seçiminiz zar atmak gibi mi? Devam etmek? Beklemek? Geri dönmek? Hangisi “hata”, hangisi “doğru seçim”? Baştan bilemezsiniz gibi görünüyor, değil mi?

Son örnek, bir gazete haberi :

Cesur Ogretmen
Cesur Öğretmen

Saldırgan, öğretmenin hareketinden etkilenip, çok daha fazla kişiyi (bu arada öğretmeni de) öldürebilirdi. Bu durumda gazetede “Cesur Öğretmen” haberini göremeyecektik.!

Hata Yapmamaya Çalışmak

Bence, “yanlış” olduğu baştan belli olan seçenek; “hata yapmamak için sorumluluktan kaçmak”, “du’bakali n’olcek” demek, sırtını dönüp gitmek… “Hata yapmaktan kaçınmak”, her durumda yanlış… Böyle yaparsanız, hiç bir durumda sevinmeniz veya üzülmeniz için bir neden olmayacak, geleceğe taşıyabileceğiniz bir deneyim yaşamamış, hiç bir ders almamış olacaksınız. “Yaşamamış” olacaksınız.

Bu yazıdaki örneklerin, abartılı, izole, nadir durumlar olduklarını düşünmeyin! Benzerlerini her gün yaşıyoruz. Örnek : Akademik bir yönetici konumundasınız.  Bir kadroya başvuran iki kişiyi değerlendiriyorsunuz; yayınlarında, notlarında, ölçülebilen özeliklerinde kayda değer bir fark yok. Yahut, farklılıklar birbirini götürüyor. Hangisini seçeceksiniz?

Hata yapmamanın yolu yoktur!

Hata yapmaktan korkmak, hata yapmaktan daha kötü değil mi?

Anlamını pek düşünmeden sıkça kullanılan bir söz var : “Hata yapmamaya çalışmak”. Nedense, fren yapmamaya çalışmak, gaz vermemeye çalışmak, yemek yapmamaya çalışmak,su içmemeye çalışmak gibi şeylerden hiç söz etmeyiz ama hata yapmamaya çalıştığımızı rahatça söyleriz. Başkalarına bu yönde öğütler veririz. Hatayı yalnızca geriye dönüp bakarak tanımlayabilirken, hata yapmamayı “planlamak”, “amaçlamak” mümkün olabilir mi?

Olası bir olumsuzluğu önlemeye çalışmak anlamlıdır. Yangına karşı önlem almak, sele karşı önlem almak gibi… Hata, ancak ve yalnızca gerçekleştikten sonra bu biçimde adlandırılabildiği için, “baştan” (yangın ve selin aksine) önleyici bir etkinliğin konusu olamaz.

Hata yapmamaya çalışmak marifet değildir. Hadi, daha doğrusunu söyleyeyim: Hata yapmamaya çalışmak saçmalıktır!

(O zaman, yazının başlığındaki soru işaretini oradan kaldırmanın ve yerine büyükçe bir ünlem işareti koymanın zamanıdır. Hata, nasıl yapılmaz!)

Bu durumda, her şeye boşverip hep beraber doya doya hata mı yapalım? Hayır!

Ne Yapmalı?

Şunları yapalım :

1 – Hata yapmamaya çalışmak yerine, işimizi, elimizden gelen en iyi biçimde yapmaya çalışalım.

Bu, gerçekleştirilebilir bir hedeftir. Üstelik, geceleri rahat uyumanızı sağlar!

Christiaan Eijkman, yıllarca çalışarak Beriberi’nin bir infeksiyon hastalığı olduğunu kanıtlayan veriler elde etmiştir. Sonuçta, vardığı sonucun “hata” olduğu anlaşılmasına ve hastalığın etkeninin thiamin (vitamin B1) eksikliği olduğu ilk kez ortaya konduğunda buna karşı çıkmış olmasına karşın yıllarca süren olağanüstü çalışmaları nedeniyle Nobel Tıp ödülünü kazanmıştır (1929).

2 – Hata sözcüğünü başka şeyleri kamufle etmek için kullanmayalım.

Başkalarını veya kendimizi “hata”lar nedeniyle yargılarken, bu sözcüğün yerine, “unutkanlık”, “dikkatsizlik”, “ihmal” veya “kasıt” gibi sözcükleri / kavramları kullanmaya gayret edelim.

3 – Hata deyince, gerçekten, zorlayıcı koşullarda verilmiş kararları, sonucu istenen biçimde gerçekleşmemiş “risk almaları” kast ettiğimizden emin olalım.

Hastasına yararlı olmaya çalışan bir doktor, zamana karşı / belirsizlik durumunda bir karar vermiş olabilir.

Sonuç beklendiği / istendiği gibi olmamışsa; doktor “hata” yapmış olabilir ama “YANLIŞ” yapmamıştır! Üstelik, sorumluluktan, karar vermekten kaçmış, “işini yapmamış” olmayacaktır.

4 – Kendi hatalarımızı hasır altı edip, başkalarının hatalarını kıyasıya yargılamayalım. Alacağına şahin, vereceğine karga olmayalım!

5 – Hatalarımızdan utanmayalım, kaçmayalım. Usta ile çırak arasındaki en büyük fark, ustanın çıraktan kat kat daha fazla hata yapmış olmasıdır.

Ünlü basketbolcu Michael Jordan şöyle diyor:

Potayı bulmayan 9000 atış yaptım… Neredeyse 300 maç kaybettim… Belki 30 kez maç sayısını kaçırdım… Tekrar tekrar hatalar yaptım…
Başarımı bunlara borçluyum!

Sonuç

Ben de bu yaşıma kadar pek çok hata yaptım; meslek yaşantımda ve özel hayatımda…

Hala, dönüp baktığımda “hata etmişim” dediğim şeyler yapabiliyorum; çoğu kez pişmanlık da duyuyorum. Hata yapma konusunda sizden çok farklı olduğumu düşünmüyorum; bu konuda beni özel yapan bir şey olmamalı.

Gariptir; hala, en çok pişman olduğum şey daha fazla hata yapmamış olmam.

Keşke, daha çok hata yapmış olsaydım.

——————————————————

Hata, fırsattır (Ursula Le Guin).

 

Meme kanseri konusunda sorular, yanıtlar.

Meme kanseri, pek çok ülkede olduğu gibi, ülkemizde de, kadınlarda sık görülen kanserlerden biridir. Kadınlarda kanser nedeniyle olan ölümlerin önemli bir kısmının da nedeni meme kanseridir.

Ne kadar sıktır?

Amerika Birleşik Devletlerinde yapılan istatistiklere göre, 1994 yılında, Amerika’da 46 bin kadının bu kanser nedeniyle öldüğü bildirilmektedir. Her sekiz-on kadından birinde meme kanseri görüleceği ve bunların da yaklaşık üçte birinin meme kanserinden öleceği hesaplanmaktadır. Ülkemiz için görülme sıklığının biraz daha düşük olabileceği tahmin edilmektedir.

Erken tanı konmasının yararı var mı?

Meme kanserinin bazı tipleri, erken tanındıklarında çok iyi biçimde tedavi edilebilmektedir. Dolayısıyla, hem hastaların hem doktorların bu kanseri olabildiğince erken tanımak için elden gelen gayreti göstermeleri gerekir.

Meme kanserinin bütün türleri aynı derecede mi kötüdür?

Meme kanserinin değişik türleri vardır. Bunların tedavileri ve hasta üzerindeki etkileri de farklı olabilmektedir. En iyi sonuçlar, küçük ve çevreye yayılmamış kanserlerde alınmaktadır.

Meme kanseri açısından hangi riskleri taşıyorum?

Annenizde, kızkardeşinizde veya teyzenizde meme kanseri varsa, sizin için de risk yüksektir. Bunlardan birinde kanser olması, sizin meme kanseri olma riskinizi iki kat artırır. İki yakınınızda meme kanseri varsa, risk 3 katına çıkar.

Diğer risk faktörleri şunlardır: Adetlerin küçük yaşta başlaması, çocuksuz olma veya ileri yaşlarda çocuk doğurma. Ayrıca, daha az da olsa; sigara kullanımının, aşırı yağlı yemekler ve şişmanlığın da riski artırdığı düşünülmektedir.

Ne yapabilirim?

Kanserlerin küçükken yakalanmalarını sağlayan üç önemli yöntem vardır:

  • Kişinin kendi memesini muayene etmesi.
  • Doktor muayenesi
  • Mammografi

Ultrasonografi de meme kanserinin saptanmasında önemli bir yöntemdir.

Kişinin kendi memesini muayene etmesi

Bir kadının kendi kendine yapabileceği en önemli muayenedir. Her ay yapılması önerilmektedir. Ortam, rahat ve ılık olmalı, muayene sırasında tüm ayrıntılara dikkat edilmelidir. Kişinin kendini muayene etmesi, doktor muayenesi ve diğer incelemelerin yerini tutmaz. Deneyimli doktorlar tarafından yapıldığında bile, bazı kanserler el ile muayenede saptanamazlar.

Fibrokistik hastalık / Memelerde yumrular olması

Pek çok kadın memesini muayene ettiğinde yumrularla karşılaşır. Bu nedenle telaşlanan,  üzülenler de olabilir. Bu yüzden, her kadının kendi memesindeki bu “normal” sertliklerin yerlerini ve kıvamlarını iyi bilmesi gerekir. Eğer “her zamankinden farklı” bir sertlik hissederseniz, mutlaka bir uzman doktora görünmelisiniz. Meme kanserlerinin önemli bir bölümü, ilk kez, kendi kendini muayene sırasında dikkati çeker. Erken tanı, daha sonra ortaya çıkabilecek sorunları azaltabilir; hastanın yaşam süresine de katkıda bulunabilir. Bir kitlenin küçük iken saptanması, tedavinin de daha kolay ve hasta açısından daha kolay kabul edilebilir nitelikte olmasını sağlayabilir.

Kendi mememi, ne zaman muayene etmeliyim?

Çoğu uzman, kadınların adet görmelerinden bir hafta sonra bu muayeneyi yapmalarını önermektedir. Doğum kontrol hapı kullananlar ise, hapa başladıktan sonraki ilk hafta içinde muayenelerini yapmalıdırlar. Diğer zamanlarda memelerdeki normal yapılar ve kistler daha irileşebilirler. Bu hem akıl karıştırıcı olur, hem de muayene ağrılı olabileceği için rahatsız edici hale gelebilir. Öte yandan, memeleri hiç muayene etmemektense, ayın her hangi bir günü muayene etmek elbette çok daha iyidir.

Kendi mememi nasıl muayene edebilirim?

Önce, rahat ve ılık bir yerde sırtüstü uzanın. Sol kolunuzu kaldırıp, sol elinizi başınızın altına koyun. Sağ elinizle sol memenizi aşağıdaki biçimde muayene etmeye başlayın.

Göğüs kafesinizin ön yüzünde, sağda ve solda iki dikdörtgen olduğunu düşünün. Memeleriniz bu dikdörtgenlerin ortasında olsunlar. Diktörtgenlerin birer köşeleri koltukaltınızda olacaktır. (Memenin koltuk altına yakın kısımlarını muayene ederken özellikle dikkatli olun; meme kanserleri en çok burada bulunmaktadır).

İki-üç parmağınızı birleştirerek, sol koltukaltınızdan aşağı doğru dikdörtgenin dış kenarı boyunca inin. Alttaki köşeye ulaşınca, parmaklarınızı 2-3 cm kadar içe doğru çekip bu defa yukarı doğru çıkın. Köprücük kemiğine (sağdaki dikdörtgenin üst kenarına) geldiğinizde yine 2-3 cm içe gelip aşağı doğru inin. Tüm memeyi muayene edene kadar bunu sürdürün.

Sağ memeyi sol elle, sol memeyi sağ elle muayene etmeniz gerektiğini unutmayın. Muayene sırasında, parmaklarınızın ucuyla 1-2 cm çapında daireler çizecek hareketler yapın. Elinizi değişik derecelerde bastırarak deriyi, memeyi ve alttaki göğüs kafesi kemiklerini ayrı ayrı hissetmeye çalışın.

Size şüpheli gelen sertliklerin yerlerini unutmayın. Bunların çoğunun “normal” olduğunu aklınızdan çıkarmayın. Şüpheniz devam ediyorsa, uzman bir doktora danışın. Kendi kendinizi düzenli olarak muayene etmek sizi rahatlatacak ve bir güven duygusu sağlayacaktır. Ancak, meme kanserini “erken yakalama” yönünden “kendini muayene”, hiç bir zaman doktor muayenesi ve radyolojik incelemenin yerini tutamaz. Bu nedenle, memelerinizde kendi muayeneniz ile hiç bir anormallik bulmasanız bile, uzman bir doktora görünmeniz gerektiğini unutmamalısınız.

Memenin doktor tarafından muayenesi

Bu muayenenin hiç değilse yılda bir kez yapılması gerekmektedir. Muayene sırasında, kendi kendinizi nasıl daha iyi muayene edebileceğinizi de sorabilir ve şüpheli bulduğunuz sertlikler konusunda doktorun değerlendirmesini öğrenebilirsiniz. Bu, çoğu kez sizi rahatlatacaktır.

Memede kistler olduğunda doktor, adetinizden sonraki hafta içinde yeniden muayeneye gelmenizi isteyebilir. Bir sertliğin ne zamandır orada olduğu sorulabilir; bu yüzden, kendi kendinizi muayene ederken elinize gelen bir sertlik bulduğunuzda, tarihi bir yere kaydetmeniz yararlı olacaktır. Bazen, doktor, daha emin olmak için sizi birkaç hafta veya ay içinde yeniden muayene etmek isteyebilir veya mamografinin gerekli olduğunu söyleyebilir.

Mammografi nedir?

Meme kanserinin erken yakalanmasında sizin ve doktorunuzun yaptığı muayenelere katkı sağlayan  çok değerli bir radyolojik inceleme yöntemidir. Elli yaşın üzerindeki kadınlarda her yıl mammografi çekilmesinin gerekli olduğu düşünülmektedir.

Kırk-elli yaşlarında mammografinin ne derecede gerekli olduğu tartışmalı olmakla birlikte, bu dönemde hiç değilse iki yılda bir mammografi çekilmesinin yararlı olduğunu söyleyenler bulunmaktadır. Bu incelemelerin tüm amacı, kanserleri bazen elle muayenede bile farkedilemeyecek kadar küçükken yakalayabilmektir. Mammografi, hasta veya doktorun eline “anormal” bir sertlik geldiğinde de istenir.

Mammografi ile tüm kanserlerin mutlaka yakalanabileceği zannedilmemelidir. Kişinin kendi memesini muayenesi, doktor muayenesi ve mammografi, kanseri yakalamak için hep birlikte başvurulması gereken yöntemlerdir. Çoğu zaman, ultrasonografi de bunlara eklenir.

Meme biyopsileri niye yapılır?

Memesinde sertlik bulunan pek çok kadında biyopsi gündeme gelir. En basit yöntem, ince bir iğne kullanılarak şüphe edilen sertlikten örnek almaktır (ince iğne aspirasyonu). Bu bir kist ise, işlem sırasında kist sıvısının gelmesi ile hem sertlik kaybolur hem de hasta rahatlar. Kanserlerin kist halinde olması olasılığı çok düşüktür. Alınan sıvı veya hücreler, patoloji uzmanı tarafından incelenir ve bu örnekte kanser olup olmadığını belirten bir rapor düzenlenir. İğne ile örnek alma, genellikle acısız bir işlemdir; memenin veya hastanın uyuşturulmasına gerek duyulmaz.

Daha kalın, geniş çaplı bir iğne kullanılarak memeden ince bir silindir biçiminde (çoğu kez kibrit çöpü kalınlığında) doku örneği alınması da sık başvurulan bir işlemdir (iğne biyopsisi).

Bunlardan daha geniş kapsamlı bir işlem olan eksizyonel biyopside, ele gelen sertliğin tümü veya bir kısmı cerrah tarafından çıkartılır. Bu işlem için yalnızca memenin uyuşturulması yeterli olabileceği gibi, daha geniş anesteziye de başvurulabilir. Çıkarılan dokunun patoloji uzmanı tarafında mikroskop altında incelenmesiyle kesin tanının konulması mümkün olur.

ÖZET

Meme kanseri, hemen her 8 kadından birinde görülebilecek denli sıktır. Kendi kendini muayene, doktor muayenesi ve mammografi; hastalığın seyrini önemli derecede etkileyebilir. Erken tanı ve erken tedavi, çoğu durumda bu hastalığın kökünü kazıyabilme olasılığı demektir.

Hasta ve Yakınlarının “Patoloji” ile ilgili Sıkça Sordukları Sorular

Aşağıda, hastalar ve/veya yakınları tarafından sık olarak sorulan soruları ve bunların yanıtlarını bulacaksınız. Yanıtlar olabildiğince açıklayıcı ve dürüsttür. Bu sorulara yenileri eklenebilir. Hem sorular, hem yanıtlar katkılara açıktır.

Patolog kimdir, ne iş yapar?

Patoloji laboratuarı nasıl çalışır?

Teşhis konulan dokunun bana ait olmadığını düşünüyorum; getirdiğim örnek başkasınınki ile karıştırılmış olabilir mi?

Getirdiğiniz örnek, teslim alındığı andan itibaren kaydedilir, işaretlenir, numaralanır ve çoğu laboratuarda etiketlenir. Bu örnekler incelenmeye alınmadan önce hem teknisyen hem patoloji uzmanı (veya asistanı) tarafından birlikte getirildiği kağıttaki bilgiler eşliğinde değerlendirilir; getirilen kabın üstündeki ve gönderme formundaki isimler karşılaştırılır. Doku örnekleri özel aletler içinde işlenirken; üzerinde o dokuya özgü numaralar bulunur.

Daha sonra, mikroskobik incelemeler tamamlandığında, rapor aşamasında; gönderme kağıdı, gönderen doktorun düşünceleri, getirilen dokunun dış görünümü, mikroskop altında izlenen bulgular birlikte değerlendirilir ve teşhis konulur. Tüm bu aşamalarda, doku karışması, preparat karışması, rapor karışması gibi hatalar için önlemler alınmaktadır. İyi bir patoloji laboratuarında bu tür karışmaların yaklaşık “onbinde bir” olguda görüldüğü tahmin edilmektedir. Bu karışmaların da çoğu hastanın yaşamına etki edebilecek sonuçlar doğurmadan fark edilir ve gerekli düzeltmeler yapılır.

Asıl korkulan “yaşamsal önemdeki” karışmalar son derece nadir ve -insan işi olan her konuda olduğu gibi- temelde kaçınılmazdır. Öte yandan, “karışma korkusu” çok sıktır ve patolojik inceleme için doku örneği verenlerin “çoğunda” görülür. Özellikle, gönderme sırasında kötü bir hastalık olasılığının fazla olmadığı durumlarda; patolojik inceleme ile “kanser” tanısı konduğunda, çoğu hastanın aklına ilk gelen, dokunun karışmış olabileceğidir. Bu durum, kanser ile karşılaşanların çoğunun ilk tepkisinin “bu mümkün değil” biçiminde bir “reddetme” olması ile örtüşür. Bu tepki, bir süre sonra geçmektedir.

Her şeye rağmen, dokunun karışması olasılığının güçlü olduğunu düşünüyorsanız; yapmanız gereken, bu konuyu doktorunuz ile konuşmaktır. O, bu olasılığı profesyonel bir gözle değerlendirecek ve size yardımcı olacaktır. Doğrudan patoloji laboratuarı ile veya raporunuzu imzalayan patoloji uzmanı ile temasa geçmeniz ise, rahatlamanızı sağlamayabilir.

Patoloğun teşhisinin yanlış olduğunu düşünüyorum; ne yapabilirim?

Öncelikle, kendinize niçin böyle düşündüğünüzü sorun! Eğer yanıtınız; “patoloğun kılığı hiç güven uyandırmıyordu”, “verdikleri rapor yazım hataları ile dolu, teşhisleri de yanlıştır”, “1 haftada rapor edilir dediler 12 gün sonra rapor ettiler, belli ki ne olduğunu anlamadılar” gibi ifadelere yakınsa, ortada teşhisin yanlış olduğu kuşkusunu uyandıracak geçerli bir neden yok demektir. Sizi muayene eden ve patolojik incelemeye gerek duyan doktorunuzun şaşırmasına ve “bu hiç aklıma gelmemişti” demesine neden olan bir durum varsa, bunu iki biçimde açıklayabilirsiniz: Doktorunuz başlangıçta yeterince ayrıntılı düşünmemiştir veya gerçekten tanıda (teşhiste) bir yanılgı vardır.

Son bir olasılık da, kuşkunuzda haklı olmanızdır. Raporda isminiz ve/veya yaşınız yanlış belirtilmişse, sizden alınan örnek raporda tanımlanan örneğin özelliklerine uymuyorsa (örnek olarak, sizden karaciğer biyopsisi alınmış, raporda akciğer yazılıysa) bir hata olasılığı yüksektir.

Her durumda yapmanız gereken, bu kuşkunuzu “doktorunuza” açmaktır. O, kuşkunuzu gidermenin en doğru yolunu bulacaktır. Doktorunuz da kuşkunuza katılırsa, yapacağı ilk iş “ikinci bir fikir almak”tır. Bu ikinci görüş;

  • aynı patoloğun yeniden değerlendirme yapması,
  • aynı bölümden bir başka patoloğun değerlendirme yapması,
  • başka bölümde bir değerlendirme yapılması veya
  • ülke dışında yeniden değerlendirme yapılması

biçiminde gerçekleştirilebilir.

Tüm bunlar, “doktorunuz” tarafından yönlendirilmelidir. Özellikle, “bölüm dışı” ve “uluslar arası” yeniden değerlendirmeler konusunda, ilk tanıyı koyan patoloğun önerilerini dikkate almak sizin çıkarınızadır. Patolojinin özel alt alanları konusunda kimin kendisinden daha iyi olduğunu, ilk tanıyı koyan patoloğun bilmesi beklenir. Üstelik, konsültasyon sonunda farklı bir teşhis gündeme gelirse; ilk patoloğun bu yeni durum hakkındaki fikrini bilmek gerekecektir. Sanıldığının aksine, doğru biçimde yapılmış bir konsültasyon sonucunda çoğu patolog başlangıçta hata yapmışsa bunu kabul eder ve hatasını düzeltmek için içten çaba gösterir.

Tedavinizden sorumlu olacak kurumdaki doktorları dışlayan bir “konsültasyon” denemesi, işleri içinden çıkılmaz bir duruma getirebilir. İzmir’deki A hastanesinde tedavi olacak bir hastanın hastalığı konusunda İtalya’daki bir merkez farklı düşünse bile; tedavi edenler açısından bunun fazla anlamı olamaz. Öte yandan, bu “yeniden değerlendirmeler” sırasında farklı tanılar ortaya çıktığında, bunların hangisinin doğru olduğunu ayırt edebilmek de ayrı bir sorundur. En son tanı, her zaman en doğru tanı değildir!

İkinci bir fikir almak için parafin blokları ve/veya preparatları laboratuardan almak istiyorum ama vermiyorlar; ne yapabilirim?

Hukuksal olarak bu konu ayrıntılı biçimde düzenlenmemiştir. Genel kanı, preparat ve parafin blokların “hastaya ait” sayılması gerektiği yönündedir. Ancak, bunların hastalara verilmesi en çok hastaların zarar görmesine neden olabilecek sakıncalı bir uygulamadır. Dünyada da böyle bir uygulama yoktur. Öte yandan; hastanın doktoru ikinci bir fikir alma gereksinimi duyuyorsa veya hasta, tanı konulan yer dışında bir yerde tedavi edilecekse preparat veya blokların başka bir merkeze götürülmesi zorunludur. Patologların bu istekleri karşılaması gerekir.

“Preparat vermeme” uygulaması, çoğu kez bir iletişimsizlik sorunundan ibarettir. Hasta ve yakınlarının, ortada kabul edilebilir bir gerekçe yokken, kendi doktorlarının bilgisi ve isteği dışında, “bir de filancaya gösterelim” diyerek preparat veya blok talep etmeleri durumunda; çoğu merkez bunları vermeyi reddetmektedir. Bu, temel olarak, hastayı koruma amaçlı bir yaklaşımdır. (Bakınız “…teşhisin yanlış olduğunu düşünüyorum…” maddesi). Gerekçeler iyi açıklandığı ve geçerli olduğunda, preparat vermenin reddedilmesi söz konusu olmaz. Kimi merkezler tarafından yapılan “preparatları ödünç verip karşılığında hasta veya yakınının kimlik kartını rehin tutma” uygulaması, yasal dayanaktan yoksundur. Bu uygulamanın amacı, preparatları gören diğer patologların düşüncelerinden haberdar edilmenin ve preparatların geri getirilmesinin garanti altına alınmasıdır. Gerek duyulduğunda preparat, parafin blok veya dokuların ilk tanının konulduğu laboratuvardan istenmesi, doktorunuz tarafından yönlendirilmesi gereken bir süreçtir. Doktorunuzun ilgili birim ile temasa geçerek isteği gerçekleştirmesi en doğrusudur. Bunun için, çoğu birim, yazılı bir başvurunun bulunmasını -haklı olarak- yeğler. Preparat, parafin blok veya dokular, yalnızca ilgili kişiye ve imza karşılığı teslim edilir. İlk tanıyı koyan birimin / patoloğun, parafin blokları veya kalan dokuyu verirken preparatları saklaması, çoğu durumda gerekli ve yerinde bir uygulamadır.

Doğru teşhis için parafin blok mu (mum) preparatlar mı daha daha önemlidir?

Bu, hastalığın niteliğine göre değişir. Çoğu kanserin tanısı için bir preparatın incelenmesi yeterlidir. Ancak, kimi zaman parafin blokların tümünün incelenmesi  bile kesin tanı için yeterli olmaz. Preparat veya blokların farklı bir merkeze götürülecek olduğu durumlarda, götürülecek preparat ve parafin blokların “yeterli” olup olmayacağı konusunda patoloğa danışabilirsiniz. Çoğu zaman; patologlar, diğer meslektaşlarının tanı koyması için yeterli olacak kadar preparat veya parafin bloğu vermeye zaten özen gösterirler. Nadiren, örneğin doku değil de lam üzerindeki hücrelerden oluştuğu durumlarda, “yeterli” materyali vermek mümkün olmayabilir. Bu materyalin kaybedilmesi veya zarar görmesi durumunda hasta açısından da bir kayıp olacaktır. Böyle durumlarda ne yapılabileceği konusunda ilk tanıyı koyan patoloğa danışmanız gerekir.

Bana verilen raporda, hastalığıma teşhis konulamadığı yazıyor! Bu nasıl iş?

Bütün hastalıkların kesin tanısının bir patolojik inceleme ile konulacağı şeklinde bir kural yoktur! Tüm koşullar uygun olduğunda, tek bir işlem ile, ağır bir hastalık hakkında ayrıntılı fikir veren, tedavinin planlanmasını sağlayan bir tanı konulur. Çoğu kanser için durum böyledir. Öte yandan, bazı hastalıklarda; kısmen hastalığın doğasından, kısmen yapılan tıbbi işlemlerin niteliğinden kaynaklanan sınırlamalar tek bir örnek ile hemen tanı konmasına olanak vermez. Akciğer, karaciğer, böbrek ve lenf düğümlerininin pek çok hastalığı için durum böyledir. Bu gibi durumlarda, patoloğun tanı konulamadığını söylemesi; araştırmaların sürdürülmesini sağlar. Hiç tanı olmaması, yanlış bir tanı konulmasından çok daha iyidir!

Benden (veya hastamdan) alınan dokulara farklı patologlar farklı teşhisler koyuyorlar. Hangisinin doğru olduğunu nasıl anlayacağım?

Bu, nadir de olsa karşılaşılan bir durumdur. Böyle bir durumda; hangi teşhisin doğru olabileceği konusunda duygularınıza güvenmek ve kendinizi karar vermek konumunda gibi görmek sakıncalıdır. Birbiri ile çelişen patolojik inceleme sonuçlarının eldeki diğer tıbbi veriler dikkate alınarak değerlendirilmesi, hastalığınız ile ilgili uzman doktorların işidir. Güvendiğiniz, alanında bilgili ve deneyimli olduğu bilinen bir uzman çoğu kez en doğru hareket tarzını belirlemenin yolunu bulur. Öte yandan, doktorunuzun da bilgisi dahilinde, sizden alınan örneklere teşhis koyan patologlarla görüşmeyi düşünebilirsiniz. Bu görüşmelerin yapıcı sonuçlanacağı garantisi olmasa da; bir uyumsuzluk olduğu bilgisini patologlara iletmeniz, uzun vadede başka hastaların yararına olabilir. Özet olarak; tanı farklılıklarını gidermek için ilk başvuracağınız kişi, patolojik incelemeye ihtiyaç duyan doktorunuz olmalıdır.